Alone In The Dark

Annem Karanlıktan Korkacak Bir Şey Olmadığını Söylüyor

Annem Karanlıktan Korkacak Bir Şey Olmadığını Söylüyor

Alone in the Dark, genel itibariyle serinin önceki oyunlarıyla aynı çizgide. Hatta buna oyun sektörünün genel çizgisi de diyebiliriz. Yani piyasadaki en popüler korku oyunları olan Resident Evil ve Silent Hill’e baktığımızda ortada sadece bir formül bulunuyor. Bir yandan ürkütücü mekânlar ve deforme olmuş canlılarla mücadele verirken bir yandan da bütün olayların gizemini çözmeye çalışmak ve bütün bunları yaparken de zor olanı başarmak yani hayatta kalmak. Yabancıların “survival horror” dediği tür temelde bize aynı şeyleri sunuyor. Tabi işin bir de hikâye derinliği kısmı var ancak bunu başarabilen oyunların sayısı çok değil. Silent Hill serisi hemen akla gelen ilk örnek. Sözün özü Alone in the Dark “yeni nesil” için geldi ama Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi bir derdi yok. Eden Studios’un en büyük iddiası oynanabilirlik, grafikler ve çevreyle olan etkileşim.

Kapıyı kırabilmek için fizik motorunun bunu algılayacağı noktada durmalıyız. Can sıkıcı...

Kapıyı kırabilmek için fizik motorunun bunu algılayacağı noktada durmalıyız. Can sıkıcı…

Oyunumuz istersek oyunun kendi sinematik kamera açısıyla; istersek de birinci kişi perspektifinden oynanabiliyor. Bunun için yapmamız gereken “TAB” tuşunu kullanmak. Ancak bu konuda ilk söyleyebileceğim şey iki türlü de rahat edemediğimiz. Sinematik kameranın birden farklı bir açıya geçmesi karakteri kontrol etmemizi bir hayli güçleştiriyor. Birinci şahıs perspektifinde ise etrafımızda neler olduğunu çoğu kez anlamıyoruz. Özelikle FPS oyunlarıyla haşır neşir oyuncular için pek hoş bir deneyim olduğu söylenemez. En güzeli sinematik kamera açısıyla takılıp, zaman zaman da birinci şahısa geçiş yapmak. Yine de işimiz pek kolay değil. Sözün özü, Alone in the Dark’ı klavye ve fare bileşimiyle oynamak için bir süre sıkıntı çekmemiz gerekiyor. Veya hemen koşup bir Xbox 360 kontrolörü almak… Yok, bu son söylediğimi unutun en iyisi.

Her ne kadar kontrolde güçlükler de çıkarsa, güzel kamera açılarıyla karşılaşmıyor da değiliz.

Her ne kadar kontrolde güçlükler de çıkarsa, güzel kamera açılarıyla karşılaşmıyor da değiliz.

Çevreyle olan etkileşimde ise güzel fikirler yakalanmış. Elimize geçirdiğimiz bir yangın söndürme tüpüyle ahşap bir kapıyı kırıp dışarı çıkabiliyoruz veya elimize aldığımız bir mobilya parçasını veya sandalyeyi ateşe tutarak tutuşturup düşmanlarımıza karşı bir silah olarak kullanabiliyoruz; hatta envanterimize kattığımız nesneleri birlikte kullanarak bir Molotof kokteyli, yapışkan patlayıcılar ve ışık kaynakları veya ateşli mermiler yapabiliyoruz. Ancak mühimmat sıkıntısı bizi bir süre sonra düşmanların üstüne yanan bir mobilyayla bodoslama saldıran, hafızasını kaybetmiş bir dedektif haline getiriyor. Ayrıca bölüm tasarımlarında bize gerekli özgürlüğün sağlanmamış olması da çok büyük bir eksi. Elimize aldığımız demir nesneyle sadece bir tane kapıyı kırabilmemiz, oyun deneyimini bir hayli çizgisel hale getiriyor. Bizim Alone in the Dark’dan beklediğimiz böyle bir özgürlük hissi değildi. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Alone in the Dark’ın oynanabilirlik unsuru güzel fikirlerin nasıl harcanabileceğinin ibret verici bir örneği olmuş.

Envanter olarak ceketimizin ceplerini kullanıyoruz. Bu cepler oyunun ilerleyen bölümlerinde tıka basa dolacak.

Envanter olarak ceketimizin ceplerini kullanıyoruz. Bu cepler oyunun ilerleyen bölümlerinde tıka basa dolacak.

Ceketimizin ceplerini envanter olarak kullanmak ise güzel düşünülmüş bir ayrıntı. Envanter menüsü de oldukça hoş tasarlanmış. Bu tip ufak güzel ayrıntıları görünce oynanabilirliğin bu kadar yetersiz oluşuna üzülmemek elde değil.

Kafalarına vurmak onları susturmayacak en iyisi yolumuza devem etmek.

Kafalarına vurmak onları susturmayacak en iyisi yolumuza devem etmek.

Yazıya ilişkin TGForumz tartışmamıza katılın…

1 Yorum

Bir cevap yazın